kitapyorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitapyorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2014 Salı

Uyumsuz (Divergent, #1)

Tek Bir Seçim
Arkadaşlarını Belirler

Tek Bir Seçim
İnançlarını Tanımlar

Tek Bir Seçim 
Sadakatini Şekillendirir

Tek Bir Seçim
Seni Dönüştürebilir

Kitap Adı: Uyumsuz
Özgün Adı: Divergent
Kitap Yazarı: Veronica Roth
Çeviren: Uğur Mehter
Yayınevi: Artemis
Sayfa Sayısı: 516
Baskı Yılı: 2014

Geleceğin Chicago'sunda toplum, her biri belli bir erdemi yaşatmaya adanmış beş topluluğa bölünmüştür: Dürüstlük, Fedakarlık, Cesurluk, Dostluk ve Bilgelik. 16 yaşına gelen her birey bir teste alınır ve kendisinin ait olduğu topluluğu belirler. Fedakarlık'ta doğmuş olan Beatrice ve abisi Caleb da seçim günü topluluklarını seçecektir.


Dün akşam itibariyle kitabını ve az önce de filmini bitirmiş bulunuyorum. Bunu da bitirerek Yaz Okuma Şenliği'nde sona doğru yaklaşıyorum. Kaldı iki kitap! 

Uyumsuz, ikinci kitap Kuralsız ve üçüncü kitap Yandaş ile birlikte bir üçleme (Dördüncü kitap çıkacak mı bilmiyorum :D). Aylar önce filmin afişini bir yerlerde gördüğümde dedim ki "Aha Açlık Oyunları'ndan çarpmışlar" :D Kitabı okurken de düşüncem çok değişmedi açıkçası. Konuları çok farklı da olsa bence izlenen olay örgüsü ve kullanılan kurgu aynı. Toplum sınıflara bölünmüş, belirli bir yaşa gelen çocuklar seçiliyor, ortada bir isyan var ve bu çocuklar dünyayı kurtaracak bla bla bla. 

Kitap kesinlikle çok akıcı, ona hiç bir itirazım yok. Bir bakıyorum ki 100 sayfa okumuşum bile, nasıl geçtiğini anlamadım. Evet kitabı sevdim de. Tam benim gibi fantastik kurgu delisi okurlar için yazılmış. Ama ne bileyim bir Açlık Oyunları değil :D Bana o heyecanı veremedi, ben Açlık Oyunları'nı bitirmek için gece 2'ye kadar kitap okuduğumu hatırlıyorum. Ama bu seride ikinci kitabı okumayı biraz ertelesem bile olur yani. Açıkçası ikinci kitapta ne olacak, çok da merak ettirerek bitmedi Uyumsuz. 

Gelelim filme... Kitabı okuyan biri olarak aman sakın filme bulaşmayın. Değiştirilen, öne alınan, hatta hiç işlenmeyen sahneler mevcut. Kitabı okuyup konunun nasıl ilerleyeceğini bilen biri olarak filmi bu şekilde izlemek beni çok rahatsız etti. Zaten genelde kitaptan uyarlama filmlere temkinli yaklaşırım, hiç güzel çıkmazlar. Bu film de önyargılarımı doğrular nitelikteydi. Ayrıca sanki dünyada çocuk oyuncu kalmamış gibi 16 yaşındaki Tris rolü için 22, yine 16 yaşındaki Caleb rolü için 20 yaşında oyuncular seçilmesi inanılmaz saçma. Evet, yine de çok abartmamışlar, en azından bizdeki lise dizilerinde 40 yaşındaki adamları oynatma zırvasından epey uzaklar :D Ama ben her zaman oyuncu ile karakterin aynı yaşta olması gerektiğini savunuyorum. Buna ek olarak kitapta bahsi geçen çelimsiz, kısa boylu Tris ile oyuncu Shailene Woodley'nin alakası yok :D

Kitaba puanım: A-

7 Ağustos 2014 Perşembe

Süper İyi Günler

Kitap Adı: Süper İyi Günler
Özgün Adı: The Curious Incident Of The Dog In The Night-Time
Kitap Yazarı: Mark Haddon
Çeviren: Övgü İçten
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 289
Baskı Yılı: 2012

Benim adım Christopher John Fransic Boone. Dünya üzerindeki bütün ülkeleri biliyorum ve onların başkentlerini ve 7507'ye kadar bütün asal sayıları.



Süper İyi Günler, otizm belirtileri gösteren 15 yaşında bir çocuğun ağzından yazılmış. Ama tam olarak tanısının ne olduğuna kitapta yer verilmemiş. Ben Christopher'da Asperger olduğunu düşünüyorum. O yüzden Otizm ve Asperger'e biraz göz atalım istedim.

Otizm, yaşamın ilk üç yılı içinde ortaya çıkan ve yaşam boyu devam eden, sosyal etkileşim, sözel ve sözel olmayan iletişimde problemler, tekrarlayıcı davranış ve kısıtlı ilgi alanları ile kendini gösteren, karmaşık gelişimsel bir bozukluktur.

DSM-IV (Uluslararası Ruhsal Hastalıklar Tanı ve İstatistik El Kitabı)'e göre otizmli bir çocuk sosyal etkileşim, sosyal iletişimde kullanılan dil, hayali veya sembolik oyun oynama alanlarından birinde veya daha fazlasında üç yaşından önce gecikme ya da anormal fonksiyon gösterecektir. Ve otizm tanısı alabilmesi için bu üç alanda sıralanan kriterlerden en az altısına sahip olmalıdır. 

Asperger Sendromu'nda ise Otizmde görülen İletişim, Etkileşim ve Hayal Gücü ile ilgili düzensizliklerin üçü birden çeşitli derecelerde görülür. Sözel olmayan İletişim aksaklıkları Otizmdekine çok benzer seyrederken, Asperger Sendromu'nda kişi sözel konuşma yetisine sahiptir; ayrıca akademik ve bilişsel yetiler normal ya da normalin üstünde gelişmiştir. Kısacası Asperger 'otizmin biraz daha hafif halidir' desek yanlış olmaz diye düşünüyorum.

Otizmli bireylerde çok güçlü bir hafıza, matematik, fizik gibi alanlarda üstün başarı gösterebilme gibi yeteneklerin ortaya çıktığı yaygın olarak biliniyor. Christopher da bu yeteneklere fazlasıyla sahip bir çocuk.

DSM kitapçıklarında nasıl geçiyor bilmiyorum ancak bana göre 'otistik' hoş bi kelime değil, şu an gerçek anlamından uzak bir şekilde hakaret olarak kullanılıyor ve bu çocuklar böyle bir hitabı kesinlikle hak etmez. Keşke hiç etiketleme yapmasak ama 'otizmli' sanki bir nebze daha kabul edilebilir geliyor bana.

Yazar, otizmin en büyük belirtilerinden birini çok tatlı bir şekilde anlatmış: Mutfaktaki masa ve sandalyeler oynatılabilir çünkü bu farklı ama yemek odasında ya da salondaki kanepelerin ve sandalyelerin yeri değiştirildiğinde başım dönüyor ve hastalanıyorum.

Kitabı okurken her bölümün başında sıralı olmayan sayıların olduğunu fark ettim ve ne olduğunu anlamamıştım. Sonra öğrendim ki bölüm numaraları asal sayılardan oluşuyormuş. Burada şöyle de ilginç bir bilgi var: Asal sayılar şifre oluşturmakta çok işe yarar ve Amerika'da askeri materyal sayılırlar ve 100 haneden büyük bir asal sayı bulursan bunu CIA'e söylemen gerek, çünkü onu senden 10.000 Dolar karşılığı satın alırlar.

Bir ara Christopher kendisinde bir çok davranış bozukluğu da olduğundan bahsetti. Listelediği davranış bozukluklarından en çok şunu sevdim: Farklı yemekler birbirine değiyorsa yemeyi reddetmek.

Mark Haddon, neden karakter olarak otizmli bir çocuğu seçmiş, otizm konusundaki bilgileri nereden geliyor diye de biraz araştırdım ve bir dönem otizmlilerle çalıştığını öğrendim.

Bizim alandakiler zaten okumalı ama bence herkesin okuması gereken çok güzel, keyifli bir kitap. Otizmli bir çocuk dünyayı nasıl görür, olaylar karşısında nasıl tepki verir ve davranışlarının altında yatan sebepler nelerdir gibi soruları inanılmaz akıcı ve keyifli bir şekilde okuyabileceğiniz harika bir kitap. Zaten İngiltere'de yayınlandığı günden beri satış rekorları kırmış ve 15 dile çevrilerek 32 farklı ülkede okunmuş. Ayrıca Whitbread 2003 Yılın Romanı ve Yılın Kitabı Ödülü almış.

Christopher'dan bir alıntıyla yazımı bitiriyorum:

Ve cennet, bir kara deliğin diğer tarafında bile olsa ölü insanların roketlerle uzaya gönderilmesi gerekirdi, ama gönderilmiyorlar, yoksa insanlar fark ederdi.

Kitaba puanım: A+

3 Ağustos 2014 Pazar

Hayvan Çiftliği

Kitap Adı: Hayvan Çiftliği
Özgün Adı: Animal Farm
Kitap Yazarı: George Orwell
Çeviren: Celal Üster
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 152
Baskı Yılı: 2014

Hayvan Çiftliği'ni Yaz Okuma Şenliği'nin 'Yasaklı Kitaplar' kategorisi için okudum. Kitaba başlarken siyasi içeriği var, sosyalizm, Stalin falan ben çok sıkılırım diye düşünmüştüm. Ama hiç alakası yokmuş, büyük keyifle okudum. İçinde yer yer resimleri de olan çok eğlenceli bir kitapmış Hayvan Çiftliği.


Hayvan Çiftliği'nde karakterler hayvanlardır. Beylik Çiftliği'nde yaşayan hayvanlar kendilerini sömürdüğünü düşündükleri için sahiplerine baş kaldırır ve bir ayaklanma ile onu çiftlikten kovarlar. Çiftliğin adını da Hayvan Çiftliği olarak değiştirirler. "Dört ayak iyi, iki ayak kötü" prensibiyle tüm insanları düşman ilan ederler ve insansız bir çiftlik kurarlar. Amaç daha eşitlikçi bir toplum kurmak olsa da yönetimi ele alan domuzlar insanlardan daha beter, daha acımasız bir diktatörlük kurar. İşte burada devreye giren domuzlardan lider olanının Stalin'i simgelediği söylenir. 

Zaten roman Stalin'i ve ülkesini hicvettiği için ABD ve İngiltere 2. Dünya Savaşı sırasındaki müttefikleri Stalin'i gücendirmemek için savaşın en kritik döneminde kitabı basmamayı tercih ettiler. Ayrıca Afrika'da da yozlaşmış bazı liderler kitapta anlatılanları üzerlerine alındığı için 1991'de Kenya'da da yasaklandı.

Kitabın başlarında Koca Reis'in şu öğüdüne bayıldım: Ve en önemlisi, hiçbir hayvan kendi türünden olanlara zorbalık etmemeli.

Şu kısım da çok hoşuma gitti: 
Okuma yazma sınıflarının yanı sıra, tavuklar için Yumurta Üretim Kurulu, inekler için Temiz Kuyruklar Birliği, sıçanlar ve tavşanların evcilleştirilmesi için Yabanıl Yoldaşların Yeniden Eğitimi Kurulu'nu kurmuş, koyunlar için de Daha Beyaz Yün Hareketi'ni oluşturmuştu.

Şu güzel alıntıyla yazımı sonlandırıyorum:

"Gerçi gençken de doğru dürüst okuyamazdım ya. Ama bana öyle geliyor ki, yazıda bir değişiklik var. Yedi Emir eskisi gibi duruyor mu, Benjamin?"
Benjamin, ilk kez ilkesini bozdu ve duvardaki yazıyı Clover'a okudu. Duvarda tek bir emir yazılıydı:
BÜTÜN HAYVANLAR EŞİTTİR
AMA BAZI HAYVANLAR
ÖBÜRLERİNDEN DAHA EŞİTTİR

Kitaba puanım: A+ 

Herkese keyifli okumalar...

31 Temmuz 2014 Perşembe

Pargalı İbrahim Paşa

Kitap Adı: Pargalı İbrahim Paşa
Kitap Yazarı: Cahit Ülkü
Yayınevi: İnkılap Yayınları
Sayfa Sayısı: 367
Baskı Yılı: 2001

Kanuni'nin Düşü, Hürrem'in Kabusu... Pargalı İbrahim Paşa, sıkıcılıktan tamamen arındırılmış harika bir kitap. Tarihle ilgili olduğu halde keyifle okuduğum ikinci kitaptır bu. İlki de yine Cahit Ülkü'den Rüstem Paşa'ydı. Zaten Pargalı İbrahim Paşa ve Rüstem Paşa kitapları Sarı Selim kitabı ile birlikte Masal Olmayan Masallar üçlemesinin kitaplarıymış.


Bu kitap, Korfu Adası'nın tam karşısındaki Parga kasabasında orta halli bir Rum balıkçının oğluyken, "köle" olarak getirildiği Manisa'da Kanuni Sultan Süleyman'ın yakın ilgi ve sevgisini, sonra da güvenini kazanarak veziriazamlığa kadar yükselen "Makbul" İbrahim Paşa'nın romanı.

Cahit Ülkü tarihin o sıkıcılığını bir kenara bırakmış, tarihi bilgileri okuması oldukça keyifli olacak şekilde kurgulamış. Ama kullandığı bilgileri kaynaklara dayandırmayı da ihmal etmemiş. Kitabın başlarında anlattığı "Bosforos" hikayesine gerçekten bayıldım. Ama biraz uzun olduğu için buraya yazmaya üşendim :D

Kitapta Osmanlı aşıklarını rahatsız edecek detaylar var :D Daha önce bir yerde İbrahim'in çok kısa bir sürede kölelikten devletin başına kadar yükselebilmesinde Süleyman'la olan ilişkisinin çok büyük katkısı olduğu gibi şeyler okumuştum. Sanki Cahit Ülkü de biraz dokundurmuş bu konuya. Ayrıca atalarına bunu bir türlü yediremeyenlerin kabul etmediği "içoğlan" mevzusu da kitapta yerini bulmuş. İbrahim'in genç erkeklerle ilgilendiğiyle ilgili bir kaç şey okuyoruz kitapta. Neyse Osmanlı fanları bana da saldırmadan bu paragrafı sonlandırayım :D

Genel olarak kitap çok güzel, okuması oldukça keyifli. En yakın zamanda üçlemenin son kitabı olan Sarı Selim'i de alıp okumayı planlıyorum. Bildiğim kadarıyla Sarı Selim de hakkında çok spekülasyonlar dönen bir zat :D Cahit Ülkü'nün kitaplarını okumanızı kesinlikle tavsiye ederim.

Puanım: A+

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Kitap Adı: Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Kitap Yazarı: Ahmet Hamdi Tanpınar
Yayınevi: Dergah Yayınları
Sayfa Sayısı: 368
Baskı Yılı: 2008

Yaz Okuma Şenliğinde puanları toplamak için harıl harıl kitap okumaya devam ederken Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü de bitirdim. Daha önce hiç okumadığım yazarlar kategorisindeydi Ahmet Hamdi. Bu vesileyle okumuş oldum. Etkinliğin organizatörü Pınar'a da ayrıca teşekkür ediyorum bunun için.

Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki kitabın bu eski kapağını hiç sevmedim. Yeni versiyon yeşilli kapak çok çok daha güzel. Benim bir kitabı okumam için kapağının güzel olması çok önemlidir. O yüzden siparişimin bu kapakla geldiğini görünce biraz burun kıvırdığım doğrudur :D


Gelelim kitaba. İlk kez Ahmet Hamdi ve hatta ilk kez popüler edebiyattan olmayan klasik bir Türk yazar okudum. Sanırım Tanpınar benim çok tarzım değil. Kitabın özellikle psikanaliz kısımları epey ilgimi çekti ama genelini sıkılarak okuduğumu söylemeliyim. Hatta okuma şenliği hedeflerimde olmasaydı muhtemelen yarısında bırakmış olurdum. Ama azmettim bitirdim :D

Kitap, "Büyük Ümitler", "Küçük Hakikatler", "Sabaha Doğru" ve "Her Mevsimin Bir Sonu Vardır" başlıklı dört bölümden oluşuyor. Ana karakterimiz Hayri İrdal'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne yöneltilen iddiaları reddetmek için kendi ağzından anlattığı hayatını okuyoruz. Kitap boyunca çeşitli karakterlerle tanışmasını, bir süre geçirdiği psikanaliz sürecini, enstitünün kuruluşu ve nasıl işlediği, aile hayatı ile ilgili olayları anlatıyor Hayri İrdal.

Bu arada yazar sıklıkla behemehal kelimesini kullanmış. Tabii ki merak ettim ve anlamına baktım. Katılmak, girmek ve içinde olmak anlamına geliyormuş. Bu da böyle bir bilgilendirme :D

Keşke psikanalizle ilgili daha çok şey olsaydı dedim okurken. Ayrıca son bölümde tasarladığı saat binasını da hiç anlamadım. Binanın nasıl görüneceği ile ilgili en ufak bir fikrim yok. İyi ki mimarlık falan okumuyorum :D

Kitapta şu kısmı çok beğendim ve hemen alıntıladım:

Hayri Beyefendi, bizim Hayri, sizin Hayri, dalgın Hayri... Ne kadar çok Hayri var. N'olur birkaçını yolda eksek. Herkes gibi ben de tek bir insan, kendim olsam.

Puanım: B+

15 Temmuz 2014 Salı

Dante Denklemi

Kitap Adı: Dante Denklemi
Özgün Adı: Dante's Equation
Kitap Yazarı: Jane Jensen
Çeviren: Selim Yeniçeri
Yayınevi: Koridor
Sayfa Sayısı: 648
Baskı Yılı: 2013

Şifreleri severim. O yüzden kitabın başlangıcında anlatılan Tevrat'ın şifresi bölümünü de çok sevdim. Şöyle bir şey varmış:

The rabbis hoped and prayed for god to lead the people over land and over sea to the kingdom of their being, Eretz Yisrael

(Hahamlar, Tanrı'nın halkı denizin ötesindeki krallığa, İsrail Toprakları'na götürmesini umut ettiler ve bunun için dua ettiler.)

İlgili cümle Eşit Sayıda Harf Aralıkları yöntemiyle tarandığında heaven (cennet) ve angels (melekler) kelimeleri çıkıyormuş. Çevirmen burada yazarın iddiasını açıkça sergilemek amacıyla cümleyi orijinal haliyle paylaşmış, çok da iyi yapmış. Bu kısmı Türkçe çeviriyle anlatmak çok zor olurdu.

Kitap temelde Tevrat'ta şifreler olduğuna inanan ve bunları çözmeye çalışan bir haham ve bir bilim adamı ile bunlarla ilişkili bir kaç insanı anlatıyor. Haham, yukarıda bahsedilen yöntemle Tevrat'ta şifreler ararken bir çeşit toplama kampında esir olan ve günün birinde gözler önünde ortadan kaybolan Yosef Kobinski'nin ismini bulur. Yosef Kobinski kimdir ve neden Tanrı onun ismini Kutsal Kitap'a koymuştur, sorusuna cevap aramasını okuruz biz de.


Ancak kitabın ortalarına doğru öyle bir şey oluyor ki yarısından sonra adeta bambaşka bir kitap okuduğumu düşünmeye başladım. Gerçekten iki ayrı kitap olarak bile satılabilir bence :D Burada hoşuma giden bir alıntıyla ufacık bir spoiler vermek istiyorum :D 

"Sadece başka bir gezegende değiliz. Artık kendi evrenimizde bile değiliz!"

Dante Çarkı (Dante's Wheel)


Gelelim kitabın adına. Neden Dante Denklemi, hiç anlamış değilim. Dante'nin ismi ilk kez 529. sayfada geçiyor (kitap zaten 648 sayfa) ve bir daha da kendisinden hiç bahsedilmiyor. Bir de kitabın başında Dante Çarkı diye bir görsel var o kadar. Kitaba adını verdiği halde Dante'yle ilgili görüp görebileceğiniz her şey bu kadar :D Kitaba konu olan 'bir eksi bir' teknolojisinin fikri Dante'ye ait ise de yazar bununla ilgili hiç bir bilgi vermemiş.



Tanrı'nın ismini Tevrat'a gizlediği Yosef Kobinski'nin İşkence Kitabı'ndan oldukça beğendiğim bir alıntı ile yazıyo noktalıyorum o halde:

Bir çocuk anne rahmine düştüğünde , bir milyon sperm tek bir yumurta için yarış eder. Spermlerden biri yumurtaya girmeyi başardığında kapıları kapatan gizemli güç nedir? Bu aynı süreç, bir gezegende sadece tek bir türün egemen olmasını da sağlar. Evrim teorisini şu soruyla sorgulayan hahamlar duydum: Eğer maymunlar akrabalarımızsa, neden onlar da ruh denen bilinç kıvılcımını geliştiremediler? Nedeni şu: Evrim sürecinin başlarında, bir milyon farklı tür o kıvılcıma daha hızlı, daha hızlı ulaşmak için birbirleriyle rekabet eder. Ve türlerden biri o bilinç nimetine ulaştığında, diğerleri için kapılar sonsuza dek kapanır. Nasıl bakacağımızı bildiğimiz takdirde, evrenin sırlaırnı yumurta kabuklarında bulabiliriz.

Kitaba Puanım: B+


3 Temmuz 2014 Perşembe

Öteki

Kitabın Adı: Öteki
Kitap Yazarı: Ece Vahapoğlu
Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa Sayısı: 296
Yayın Yılı: 2009 

Eveet, Yaz Okuma Şenliği'nde adım adım ilerlerken Ece Vahapoğlu'ndan Öteki'yi de okuyup bitirdim. Başlar başlamaz bir amatörlük, bir olmamışlık kokusu geldi burnuma. Nitekim öyleymiş zaten, Vahapoğlu muhafazakar profili çizebilmek için çok zorlama ifadeler, çok havada ve basit kalıplara yer vermiş bence.

Vahapoğlu kitapla ilgili “Aylardır uğraş verdiğim, araştırdığım, Türkiye ile yetinmeyip ta İran'lara, Irak'lara, Suriye'lere gittiğim, tesettüre girip sokaklarda dolaştığım, birsürü kişiyle röportaj yaptığım, onlarca yerli ve yabancı kitap hatmettiğim, evime kapanıp aylarca kimseleri görmeden yazdığım güzelim romanım…” falan demiş. Ama kitabın, öyle farklı ülkelere gidip üzerinde uğraşılmış ince düşünülmüşlükle alakası bile yok maalesef :D


Neyse kitabın daha başlarındayken iki 'taraf'ı çok katı çizgilerle ayırmış, ben mi yanlış anlıyorum acaba diye düşünürken Vahaopoğlu'nun kendi cümleleri geldi: 

Bir yanda, kadınların başını örttüğü, kızların baskı altında yaşadığı, türküden arabeskten hoşlanan, belki de hiç kitap okumamış, hiç dans etmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, iyi eğitim almamış, kapalı yaşayan, dini inançlara sığınan bir kesim var. 

Diğer yanda, kadınların başını örtmediği, özel kolejlerde ve üniversitelerde eğitim görmüş, az da olsa yabancı dil bilen, dans eden, eğlence seven, sinemada film seyreden, restorana giden, evi zevkle döşenmiş, çok sıcak bakılmasa da kızlarının flörtüne izin veren, müzik zevki çeşitlilik gösteren, içki içen, gazetelere bakan, Batı tarzı yaşama daha yakın bir kitle...

Beni tanıyanlar hangi tarafta olduğumu bilir :D Ama yazarın türbanlılar için çizdiği "gazete okumayan, hiç sinemaya gitmemiş, eğitimsiz, dil bilmez, kültürsüz, evini dekore etmekten bile bihaber" profili beni bile rahatsız ettiyse gerçekten çok önyargılı, abartılmış, gerçekten uzak bir yorum olmuştur. Ayrıca hemen akabinde kullandığı "Allah'a inanışları, dine bakışları bile farklılık gösteriyor" ifadesinin de çok tehlikeli olduğunu düşüyorum.

Kitapta beni ratahsız eden bir başka kısım da şuydu: "Halbuki erkek kısmı çok basitti; temel ihtiyaçları giderilsin, yeterdi. Yemeği hazırlansın, seks yapsın... Daha fazla kurcalanmasına gerek olmayan, sade bir yaratıktı." Şu ifadenin "kadın dediğin evinde oturur, çocuk yapar, kocasını hoş tutar" anlayışından bir farkı olduğunu düşünmüyorum. Anladığım kadarıyla Vahapoğlu kitabı yazarken kenisini şu 'özel kolejlerde eğitim alan, yabancı dil bilen, sinemaya restorana giden' tarafta düşünmüş   ama yaptığı erkek tanımının yobaz 'öteki'lerin kafasından bir farkı yok.

'Bir insanı mufafazakar yapmak için bu kadar mı zorlanır arkadaş' diye kitabı okurken artık kahkaha attıran saçmasapan bir detay karşıma çıktı. Türbanlı kızın ailesinin Hacı Şakir marka sabun kullandığını da belirtmeyi ihmal etmemiş. Şu noktadan sonra baştan beri vermeyi planladığım notum kesinleşmiş oldu.

Kitabı okumayıp da belki okumak isteyenler olur diye sonunu paylaşmıyorum ancak şaşırtıcı bir son yaptığını kabul etmeliyim. Kitabın son sayfasını okurken birden "oha noluyor" dedim. Ama kitabın bitiş cümlesinde türbana laf sokmayı da ihmal etmemiş kendisi, bunu da belirteyim :D

Eğer tekrar eşcinsel aşkı falan konu alan bir roman yazmayı düşünürse işe koyulmadan önce Ayşe Kulin'den Gizli Anların Yolcusu'nu okumayı öneriyorum Vahapoğlu'na. Belki bir kaç şey kapar :D

Kitaba puanım: F-

29 Haziran 2014 Pazar

Yalan Söylediğimi Nasıl Anladın?!

Kitabın Adı: Yalan Söylediğimi Nasıl Anladın?!
Özgün Adı: Emotions Revealed
Kitap Yazarı: Paul Ekman
Çevirmen: Erdem İlgi Akter
Yayınevi: OkuyanUs
Sayfa Sayısı: 392
Yayın Yılı: 2013

Duygular ve mikro-mimikler konusunda dünya çapında tanınan psikolog ve Lie To Me dizisinin gerçek kahramanı; Paul Ekman

(Paul Ekman ve Lie To me hakkında yazmıştım; tık tık)



"Yalan Söylediğimi Nasıl Anladın ?!" mikro ifadeleri keşfeden psikolog Paul Ekman'ın kendi araştırmalarından da bahsettiği kitabı. Ancak hiç de beklediğim gibi çıkmadı. Açıkçası ben "Bir Psikiyatristin Gizli Defteri" tadında oldukça akıcı ve enteresan hikayeler içeren bir kitap bekliyordum. Kitap hiç de böyle çıkmayınca, bir de yalanlara odaklanmak yerine diğer duygulara yoğunlaşınca oldukça sıkıcı bir okuma süreci oldu benim için. Ekman yalnızca bir bölümü "Yalanlar ve Duygular" konusuna ayırarak, "Farklı Kültürlerde Duygular", "Ne Zaman Duygusallaşıyoruz?", "İğrenme ve Küçümseme" gibi farklı başlıklar altında genel olarak duygularla ilgili bir kitap yazmış. Bu nedenle kitabın ismiyle içeriğinin pek de uymadığını düşünüyorum. Çünkü insan kitabın adını görünce aynen dizide de olduğu gibi bol bol yalan yakalama hikayesiyle karşılaşmayı bekliyor :D

Ancak, kitabın başlarında evrensel yüz ifadeleri araştırmasını anlattığı kısmı severek okudum. Ekman, Darwin'den de esinlenerek insanlarda öğrenme ürünü olmaksızın doğuştan gelen evrensel yüz ifadeleri olduğunu düşünüyordu. Nitekim Darwin de yüz ifadelerinin evrimin bir ürünü ve evrensel olduğunu söylemişti. Ekman, çevresel etkileri ve öğrenmeleri minimuma indirebilmek için izole bir toplum seçti ve Papua Yeni Gine'nin güneydoğu dağları bölgesinde yaşayan Fore insanları ile araştırmasını yürüttü. Kitapta deneklerini şöyle tanımlamış:

"Deney katılımcılarının yirmi üçü dışında hiçbiri film ya da televizyon seyretmemişti, bir fotoğrafa bakmamıştı, İngilizce dilini hiç konuşmamıştı ve anlamıyordu; herhangi bir batı yerleşim yerinde ya da hükümet şehrinde bulunmamıştı ve şimdiye kadar beyaz ırktan biri için çalışmamıştı."

Çalışmalarında sonuçlar mutluluk, kızgınlık, iğrenme ve üzüntü duyguları için kesin ve netti. Ancak korku ve şaşkınlık duygularının ayırt edilmesinde sorunlar vardı. İki duygu birbirine karıştırılıyordu. Ekman daha sonra bulgularını güçlendirmek için Fore insanlarını fotoğrafladı ve bu fotoğrafları Amerikalılara gösterdi. Amerikalılar da duyguları aynen eşleyebiliyordu hatta onlar da korku ve şaşkınlığı birbirine karıştırmıştı. Böylece Ekman çok önemli bir sonuca imza atarak yedi evrensel duyguyu keşfetti: Üzüntü, kızgınlık, şaşkınlık, korku, iğrenme, küçümseme ve mutluluk.

Kitapta mikro ifadelerle ilgili yaptığı çalışmalardan da bahsetmiş. Ekman, kişinin yalan söylediğini kesin bir şekilde anlaşılır kılan saniyenin beşte birinden çok daha kısa sürede gerçekleşen çok hızlı yüz ifadeleri olan "mikro ifadeleri" geliştirdi. FBI, CIA, ATF gibi kurumlarla birlikte çalıştı.

Kitabın sonunda aşağıdaki yüze ait 14 fotoğraftan oluşan yüzleri okuma ile ilgili bir test var. Kitabın içinde fotoğraflardaki kişinin kızı olduğundan bahsediyordu. Ekman test için şöyle bir yönerge vermiş: "Her bir fotoğrafa bir saniyenin parçası kadar kısa bir süre bakın ki, yaptığınız şey mikro ifadeye benzesin."


Kitaptan hoşuma giden şöyle bir alıntıyla bitirelim: "İnsanların psikoterapistlerden destek almasının en önemli nedenlerinden bir tanesi de, onları duygusal kılan şeyler karşısında daha fazla duygusal olmak istememeleridir."

Yeni bir puanlama sistemine geçerek bundan sonra harf notu kullanmaya karar verdim. Bundan ilk nasibini alan da Paul Ekman olsun o halde :D 

Kitabına puanım: B-

Herkese keyifli okumalar...

21 Haziran 2014 Cumartesi

Yasaklı (The Books of Mortal, #1)

Genetikçiler 2005 yılında doğuştan gelen ve sonradan öğrenilen korku türlerini kontrol altında tutan geni keşfetti. Genetik açıdan varlığını sürdürmesine izin verilen tek duygu ise korkuydu. Sonra, 480 yıl boyunca mükemmel bir huzur hüküm sürdü. Ta ki bugüne kadar...

Kitap Adı: Yasaklı
Özgün Adı: Forbidden
Kitap Yazarı: Ted Dekker & Tosca Lee
Çevirmen: Özlem Gültekin
Yayınevi: Martı Yayınları
Sayfa Sayısı: 512
Baskı Yılı: 2013

Sonunda bitirdim tam 14 gündür okuduğum şu kitabı. Çok sarmadı ama ilgi çekici bir konusu olduğu için de bırakamadım, direndim ve bitirdim :D Aslında orijinal, güzel bir kurgu var ama nedense sarmadı beni. Çok mu böyle şeyler okudum ondan mı bilemiyorum ama filmi çekilirse gerçekten güzel bir şeyler çıkacaktır ortaya.



Evrim olarak adlandırdığımız şeyde, insanlığın temel duyguları kaybetmesi hiç de bir tekamül değildi, daha çok Lejyon olarak adlandırdığımız bir virüsün zayiatıydı. Dört yüz seksen yıl önce, Boş Yıl'da simyacılar tarafından dünyaya salındı. Kaderimizi simya belirledi, Yaratan değil ve yine böyle olacak.

Konumuz şu; Genetikçiler limbik sistemle oynayarak hayatta kalmak için şart olanlar haricindeki duyguları eleyen, insan DNA'sını değiştiren genetik kodlu bir patojen geliştirirler. Lejyon adındaki bu patojen sayesinde insanlar evrilmiş, korku hariç hiç bir duyguyu hissetmemeye başlamışlardır. "Duygu. Çok uzun bir süre önce unutulmuştu, hatta duygu kelimeleri önemsiz bir şey, desteksiz ve aciz bir değerden öte değildi artık. Umut. Kıskançlık. Nefret. Sevgi." Ve yalnız korku hisseden evrilmiş insanlar temelinde kurulmuş bir 'Düzen'... Yeni düzen altında dünya silahsızlaştırılımış, tüm sıradan insan ihtiyaçları -ilaç, yiyecek üretimi ve dağıtımı, güç- sosyalleştirilmişti. İşte bu düzen içinde yer almak istemeyen bir avuç kahramanın hikayesini okuyoruz kitap boyunca. Kahramanlarımız duyguları olmayanların aslında ölü olduklarını düşündükleri için bu düzene bir savaş başlatırlar ve olaylar olaylar :D 

Lejyon serbest bırakıldı ve artık onu durdurmanın bir yolu yok. İnsalık tarihinin gidişatı sonsuza dek değiştirildi. Her ne kadar damarlarından kan akıyor olsa da, Lejyon'la enfekte olanlar artık insan değil, korku dolu ölü bir ırk.

Kitabı okurken, aklıma takıldı acaba yazarlar ilgili patojen için neden Lejyon ismini seçmişler? Ben de biraz araştırdım, Lejyon ne demek ya da bir anlamı var mı diye. Latince askere alma, seçme anlamlarına gelen legere fiilinden türemiş legionis kelimesi Roma Cumhuriyeti ve Roma İmparatorluğu boyunca tüm Roma ordusunu ya da daha dar anlamda ağır piyadeleri kasteden temel askeri birlik demekmiş. Ayrıca Napoléon Bonaparte tarafından oluşturulmuş Légion d'honneur (Lejyon donör) şeklinde bir Fransız Nişanı da varmış. Neyse, ben hikaye ve kelimenin anlamı arasında bir bağ kuramadım. Birbirleriyle ilgili olmuş olsalardı, güzel bir ayrıntı olurdu ama olmadı.

Yasaklı, Tosca Lee ve Ted Dekker ortak yapımı Faniler Kitabı Serisi üçlemesinin ilk kitabıymış. Diğer iki kitabı okur muyum emin değilim açıkçası. Çok boş kalırsam ve hiç de okuyacak bir şey bulamazsam (ki sırada 30'dan fazla kitap olduğu için bu pek mümkün görünmüyor :D) belki alır okurum. 

Aslında ben Ted Dekker'dan Oyun (ya da orjinal adıyla Skin) kitabını okumuştum ve hayatımda okuduğum en mükemmel kitaplardan biriydi kesinlikle. Hayranlığımı anlatmaya kelime bulamıyorum. Ve şu an o kitabın kitaplığımda olmadığını fark ettim, kimdeyse geri getirsin çok kızgınım. En kısa zamanda alıp tekrar okuyacağım.

Bitirmeden önce kitapta hoşuma giden bir kısmı da paylaşmak istiyorum: Nefes nefese, birbirleriyle beslendiler, ikisi de ölüme yakınken birbirlerini bulan iki aç ruhtu ve onlara güç verebilecek tek yiyeceği keşfetmek üzereydiler.

Kitaba puanım: 6
Sırada random numaralandırma ile listelenen kitaplardan 'Yalan Söylediğimi Nasıl Anladın?' var. Herkese keyifli okumalar...

8 Haziran 2014 Pazar

Sis ve Gece


Kitap Adı: Sis ve Gece
Kitap Yazarı: Ahmet Ümit
Yayınevi: Everest Yayınları
Sayfa Sayısı: 265
Baskı Yılı: 2010

Yeni çıkan bir iki kitabı hariç uzuun zamandır Ahmet Ümit okumamıştım. En son 2 yıl önce bir çok kitabını ardarda okuduğumu hatırlıyorum. Kitaplığımda gözüme takıldı da elime aldım ve okuyayım artık dedim Sis ve Gece'yi.


+Yanlış düşünüyorsunuz. Polisler de sizin gibi insan. Hepsinin ailesi, çocukları var. Görevlerini yerine getirerek evlerini geçindirmeye çalışıyorlar.
-Görevlerini nasıl yerine getirdiklerini akşam haberlerinde dinliyoruz. İşkencede sakat kalan insanlar...

Evli ve çocuklu bir MİT görevlisinin aşık olduğu kızın kaybolmasını anlatıyor hikayemiz. Ahmet Ümit'i ilk kez İstanbul Hatırası ile okumuştum ve hayran olmuştum. O zamandan beridir Beğenmediğim kitabı olmadı zaten. Bazılarını bayıldım, bazıları daha az güzeldi ama muhakkak her kitabını beğenerek okudum. Sisi ve Gece de bunlar arasında elbette. Ahmet Ümit'in akıcı, güzel üslubu ve güzel de bir hikayeyle bir iki günde belki bir günde bitirelebilecek bir kitap. (Ben finallerle boğuşurken, minibüsten minibüse okumayla 8 günde bitirmişim o ayrı mesele :D)

Okurken dikkatimi çekti, daha önceki kitaplarında da böyle şeylerle karşılaştığımı hatırlar gibi oldum; Ahmet Ümit bazı kelimelere takılıyor ve kitap boyunca bu kelimeyi sıklıkla tekrarlıyor. Sis ve Gece'nin şanslı kelimesi: İkircim. Bu kadar çok geçince ben de merak ettim anlamını, açıp baktım; kuşku, şüphe gibi anlamları varmış.

Sonlara doğru Cuma isminde bir maphusun hikayesini paylaşıyor Ahmet Ümit bizimle. Ben okurken etkilendim açıkçası. Düşündüm ki belki benim de böyle danışanlarım olacak iki sene sonra. Bizim işin en ağır kısmı bu bence; katiline, sapığına, tecavüzcüsüne yardım etmemiz gerekiyor. Çünkü insan ayrımı yapmamalıyız, karşımızdakini sadece insan olarak görüp dinlemeli ve sorununu çözmesine yardımcı olmalıyız. Neyse, minibüste kitap okurken baya hayatı sorgulamışım sanırım :D

Gelelim kitabın sonunaa. Şaşırtıcı mıydı? Evet, bitirince şaşırdım. Ama bir İstanbul Hatırası değildi :D O kitap benim gönlüme taht kurdu bir kere, yerini kaptırması için Ahmet Ümit'in çok çok çok güzel ve değişik bir roman yazması gerekiyor. Kitaba 8 puan vererek noktalayalım o zaman.

Artık okumadığım kitaplar yığılmaya başladığı için, okumadığım kitapların hepsini topladım ve rastgele numara verme programı ile sıraya dizdim. Olabildiğince o listeye bağlı kalıp elimdeki kitapları eritmeye çalışacağım, artık yeter :D Dolayısıyla sıradaki kitap: Ted Dekker & Tosca Lee ortak yapımı Yasaklı.

Herkese keyifli okumalar...

1 Haziran 2014 Pazar

Peter Pan Ölmeli (Dave Gurney, #4)

Kitap Adı: Peter Pan Ölmeli
Özgün Adı: Peter Pan Must Die
Yazar: John Verdon
Çevirmen: Enver Günsel
Yayınevi: Koridor Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 528
Baskı Yılı: 2014

(Saniyeler önce verdiğim kararla artık yazılarımda kitap künyesi de paylaşmaya karar verdim :D)


Peter Pan Ölmeli; Aklından Bir Sayı Tut, Gözlerini Sımsıkı Kapat ve Şeytanı Uyandırma kitaplarının yazarı John Verdon'ın dördüncü kitabı. 

O temel soruyu kafasının içinde birkaç kez tekrarladı. Carl Spalter'ı öldürmenin zor, imkansız gibi görünen tarafı neydi? Hangi zorluğu onu imkansız hale getiriyordu? 
Sonra durduğu yerde kendini tutamadı ve güldü. Çünkü cevap çok basitti. 

Öncelikle şöyle başlayalım. John Verdon'ın şimdiye dek yazdığı en şaşırtıcı kitap falan değil. Bana göre Aklından Bir Sayı Tut'un yanından bile geçemez. 

John Verdon'a kesinlikle hayranım. Aklından Bir Sayı Tut gibi efsane ötesi bir kitaptan sonra kesinlikle 'öldükten sonra beyni korunması gereken yazar' ünvanını benden aldı :D (Ki bu ünvanı sadece Dan Brown'a vermiştim) Ama bu romanı diğerleri kadar çok çok beğendiğimi söyleyemem. Hikaye güzel, yaratıcı, aksiyon dolu ama sanki tam olmamış.

Kitabın bitmesine daha 200 sayfadan çok varken katilimiz Peter Pan'ın kim olduğu ortaya çıktı ve okurken daha bundan sonra ne anlatabilir ki diye düşündüm. (Bu arada hakkını vermek lazım, katil tahminlerimin hiç biri tutmadı :D) Ama son 100 sayfaya girerken yine de aksiyonu yakaladı diyebiliriz. Son sayfaları okurken artık bitsin diye düşündüm. Hem iyi hem de kötü anlamda. Evet sonunda nasıl bir şey çıkacak diye merak ettim ama bitse de başka bir şey okusak diye de düşündüm açıkçası :D 

Ama John Verdon'ın tarzını çok seviyorum. Yani 8-10 sayfalık bölümlerden oluşan kitaplar benim favorimdir ve o da böyle yazdığı için okuması daha keyifli oluyor.

Bu arada söylemeden edemeyeceğim, yabancı kitaplarda İstanbul, Türkiye falan bizden bir şeyler görünce çok mutlu olanlardanım :D Bu kitapta da ufak bir bölümde Ankara'dan bir arkadaşın yardımı alındı, görünce çok sevindim :D 

Kitabımıza 7 verirken, final haftasına giriyor olmama ve toplamda 13 tane sınavım olmasına rağmen tabii ki okumaya ara vermiyor ve uzuun zamandır okumadığım bir Ahmet Ümit romanıyla devam ediyorum.

Herkese keyifli okumalar... 


20 Mayıs 2014 Salı

Fahrenheit 451


İyi okumuş bir adamın hedefinin kim olacağını kim bilebilir ki? 

Fahrenheit 451: "Çok eskiden itfaiyecilerin yangınları başlatmak yerine söndürdükleri söyleniyor, bu gerçek mi?" sorusundan yola çıkan, Ray Bradbury'nin başyapıtı.   


Öncelikle 451 Fahrenheit ile başlayalım. Bu, kitap kağıtlarının yanıp tutuştuğu ısı derecesi imiş. Bizim anlayacağımız şekliyle yaklaşık olarak 233 dereceye tekabül ediyor. Bunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım açıkçası, alt tarafı kağıt yakmak için bu kadar yüksek ısı gerektiğini tahmin edemezdim. Ya da bu ısı benim düşündüğüm kadar yüksek mi değil bilemiyorum :D

Hikayemiz şu:
Evler artık o kadar dayanıklı hale gelmişti ki yanmıyordu. Böylece itfaiyecilere yeni bir görev verildi: Yananı söndürmek değil, aksine yakmak. Kitap okumanın ve bulundurmanın ağır cezalar gerektirdiği bir toplumda itfiaiyeciler kitap tespit edilen evleri yakmakla görevlendirilmişti. Kitapları yakıyorlar, çünkü artık gereksiz olduğunu düşünüyorlar. Sevgili yazarımız Bradbury, kahramanı Beatty'nin ağzından şöyle anlatmış durumu: "Filmler, radyolar, dergiler, kitaplar bir çeşit puding hazırlama yönergesi düzeyine indi, beni anlıyor musun?"

İşte böyle bir dünyada, sorgulama yetisini hala kaybetmemiş bir kızla tanışan ana karakter Guy'ın içine bir kurt düşer ve yaktığı yüzlerce kitabın içinde ne olduğunu merak eder. Sonrasında olaylar olaylar :D (Daha fazlası spoiler'a girer sanırım :D)

Kitapla ilgili tek bir eleştirim var. Kitap çok bölümsüz. Evet bölümsüz :D Ben yaklaşık 10 sayfalık bölümleri olan kitapları okumayı daha çok seviyorum. Ama bu kitapta yalnız 3 bölüm vardı, böyle kitapları okumak zor oluyor. Nerede bıraktığımı hatırlamak zor oluyor. Neyse, öyle işte :D

-Nasıl bir duygudur acaba? Yani itfaiyeciler bizim evlerimizi ve bizim kitaplarımızı yaksalar?
+Bizim kitaplarımız yok ki
-Fakat olsaydı
+Senin var mı? 

Bradbury'nin bu kitabı 60 yıl önce yazdığını göz önünde bulundurunca aslında ne kadar ileri görüşlü olduğunu anlayabiliriz. İçerikleri sakıncalı (!) bulunduğu için yasaklanan kitaplarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Hele ki bizim ülkemizde. Çok değil belki bir yıl önce Şeker Portakalı'nı bile cinsel içerikli bulmuş insanlarla aynı havayı soluyoruz. Daha basılmadan yasaklanan kitaplar bile gördüğümüze göre kim 100 yıl sonra ciddi ciddi kitapları yakmayacağımızın garantisini verebilir ki? Sanırım o zaman, her kitapseverin bir kitabı ezberleyerek zihninde muhafaza etmesi en iyi çözüm önerilerinden biri olacaktır. İşte yine Bradbury, yine ilerigörüş! 

Yazıya kitaptan çok beğendiğim bir alıntıyla son verelim o zaman. Kitaplarımızın kıymetini bilelim, herkese keyifli okumalar...

"Garip bir ateşti bu, çünkü onun için başka bir şey ifade ediyordu. Yakmıyordu; ısıtıyordu!"

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Kör Baykuş

Öncelikle hepimizin başı sağolsun. Hepsinin mekanlarının cennet olmasını ve #Soma'nın suçlularının bir an önce bulunup yargılanmasını diliyorum.

Ayrıca 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı'mız da kutlu olsun. Ülkemizin kurucusu ulu önder #MustafaKemalATATÜRK'ü unutturmaya çalışanların da tarihe gömülüp yok olmasını temenni ediyorum.

Şimdi gelelim yazıya...

Yazımı geciktire geciktire bugün yazıyorum. Aslında kitabı bitireli bir hafta oldu, hatta şu an okuduğum Fahrenheit 451 bile bitmek üzere. Belki akşama doğru da onu yazarım. 

İnstagram'da Kör Baykuş resimlerine bakarken şöyle bir yazı buldum ve çok hoşuma gitti:

"Baykuşların gözleri neredeyse hareketsizdir ve bir yere bakmak isterse kafasını çevirmek zorundadır. Kafalarını yatay olarak 270 derece, yukarı ve aşağı 180 derece döndürebilir. Birçok baykuşta yaklaşık bir göz büyüklüğünde kulak delikleri bulunur. Zifiri karanlıkta da işitme duyularıyla avın yerini tespit ederek yakalarlar. Kulakları, en küçük hışırtıyı işitebilecek  duyarlılıktadır. Başının arkasında belirgin gözleri bulunan taklit bir yüz bulunur. Bu da düşmanlarını caydırır. Bazı türlerde vücut ağırlığının yüzde beşini gözler oluşturur. Eğer bu oran insanlarda da geçerli olsaydı hepimiz greyfurt büyüklüğünde gözlere sahip olurduk." 

(Bu güzel yazı için banu_kryl'e teşekkürlerimi sunuyorum.)

Kitaba gelecek olursak, hiçbir şey anlamadım. Sadık Hidayet için İran edebiyatının Kafka'sı diyorlar, kitabı öve öve bitiremiyorlar. Hatta bu kitap üzerine yazılmış bir makale bile buldum. Sanırım ben bir şeyler kaçırıyorum :D 

Kitabı sıkılmadan okuduğumu söylemek istiyorum. Her ne kadar kendini tekrar eden olaylar olsa da ortada ilgi çekici bir konu var, ama neyin gerçek neyin rüya/hayal olduğunu ayırt etmek çok zor. Zaten ben bu tür kitapları çok okuyan biri değilim, o yüzden de anlamakta zorlanmış olabilirim.

Normalde kitapta bir şeylerin altını çizmeyi hiç ama hiç sevmem. Okuduğum kitapların ilk günkü gibi el değmemiş görünmesini severim ben. Ama bu kitapta dayanamayıp altını çizdiğim bir kaç cümle oldu:

"Çünkü ne malım var kadıya yedirecek, ne dinim var şeytana verecek."

"Ne de kendisiyle Arapça konuşmamız gerekli tek kudretli, yüce ve mutlak varlık karşısında dürüst ya da hilekar olmak beni etkilemedi."

"Ölüm olayı aslında korkunç bir şey; ya öldüklerini kavrayanların hissettikleri?"

(Güzel cümlelerin altını çizme olayına pek aşina olmadığım için çok edebi şeyler yakalayamamış olabilirim :D Ama okuyunca vaay dediğim bir kaç cümle işte)

Ne desem bilmiyorum ama anlaşılmaz da olsa sanki Sadık Hidayet'in tarzında beni çeken bir şeyler var. Sanırım hem yeni kitaplarını alacağım hem de Kör Baykuş'u bir kez daha okuyup anlamaya çalışacağım.

Herkese keyifli okumalar...

8 Mayıs 2014 Perşembe

Seraphina (Seraphina, #1)

Düşman iki ırkın arasında kalmış genç bir kız, şüpheli bir cinayet ve entrika dolu bir serüven.

Kitabın arka kapağında "Fantastik kitap okuyucuları bu kitabı bir solukta okuyacaktır." şeklinde bir yorum var.

Açıkçası hiç alakası yok. 10 gündür direniyorum ama artık bıraktım daha fazla ilerleyemiyorum. Bence fazlasıyla sıkıcı, hiç akıcı olmayan garip bir hikaye var ortada. Kitaba ilk başladığımda paldır küldür ejderha dünyasına atıldığımı hissettim. Kitaba özgü bir sürü kavram var ama ne olduğunu anlayamıyorsunuz, yazar açıklama gereğini de duymamış. Ya da ileride açıklayacak ama ben hiç göremeyeceğim :D

Aslında ben böyle kitapları severim, bilim kurgu ve fantastik kurgu favori türlerimdendir ama bu sefer olmadı. Sanırım ilk kez bu türde bi kitabı bitiremedi  ve yarım bırakıyorum. Ama artık yeter dedim, yeni bir şeyler okumam lazım, yıllık okuma hedefimde zaten fiyaskoyum dedim ve kitabı an itibariyle bırakıyorum.

Şimdi elimde sıcak sıcak gelen siparişim Sadık Hidayet'in yazdığı, Behçet Necatıgil'in çevirdiği Kör Baykuş var. Bu arada D&R'da inanılmaz indirimler var, kitap kurtlarının kaçırmamasını öneriyorum. (Hayır, D&R'dan reklam için hiç bir ücret almıyorum :D) Bu hızla kitap almaya devam edersem, batmam yakındır. Amaan, atın ölümü arpadan olsun :D

Herkese keyifli okumalar...

28 Nisan 2014 Pazartesi

Sapphique (Incarceron, #2)

KALBİN KİLİDİNİ HANGİ ANAHTAR AÇAR?

Biri içeride, diğeri dışarıda. 
İkisi de özgürlük arayışında.
Sapphique gibi.
(For English press 9. Kidding, just  click click)

 Goodreads'de 5 üzerinden 3.70, Vikitap'ta ise 10 üzerinden 7.7 puan almış fantasik kurgu. Sapphique... İncaceron'dan kaçmayı başarmış gizemli insanın öyküsü.


Serinin birinci kitabı olan Incarceron ile seriye vurulmuştum (Incarceron yazısı için bi' tık). Sapphique'i de aynı heyecan ve merakla okudum. Daha kitabın dörtte birini henüz okumuşken  Finn ve krallıkla ilgili karşılaştığım şok edici detayla "ee yok artık, Fisher'daki beyinse biz boşa yaşıyoruz" dedim. İlk kitaptan daha aksiyonlu hikayede sayfaları büyük merakla çevirirken ikinci şok dalgası geldi: Başından beri aklımı kurcalayan sorunun cevabını öğrendim, Incarceron nerede ?

Finn hapishaneden çıkmayı başarmıştı, tam söz verdiği gibi Keiro ve Attia'yı da çıkarabilecek mi diye düşünürken, Incarceron'la ilgili öğrendiklerim her şeyi alt üst etti. (Ehh, daha çok spoiler verirsem başıma kötü şeyler gelebilir, en iyisi burada kesmek :D)

Sanki aksiyon, heyecan çok azmış gibi bir de Diyar'da garip şeyler olmaya başladı. Sonunu açıp okumamak için gerçekten zor tuttum kendimi ama okumadım, direndim. Son yüz sayfaya girince olaylar iyice kızışmıştı. Aslında kitap okumanın en sevdiğim yönlerinden biri bu, elinizdeki kitabın sayfalarını çevirirken en usta yönetmenlere taş çıkaracak hayaller kurabiliyorsunuz, hayallerinizde kendi filminizi çekiyorsunuz. Ben de buralarda gişe rekorları kıracak sahnelere imza attım diyebilirim.

Sona yaklaşırken artık Diyar'da olan oldu, Incaceron desen zaten ovv :D Bence yazar gerçekten başarılı bir son yazmış. Bitirince çok boşlukta hissettim kendimi. Çok alışmıştım Finn'e, Claudia'ya hatta Keiro'ya. (Benim de kötü yanım bu işte. Roman kahramanlarına bağlanıyorum, hikayelerin çok etkisinde kalıyorum :D)

Kitaba puanım: 9.5

"Onlar da yıldızlar." dedi Finn usulca

Bu hikaye, bu kurgu daha bir kaç tane kitap çıkarır diye düşünüyorum. Dilerim Catherine Fisher da benle aynı fikirdedir ve serinin 3. kitabını yazmak için kolları çoktan sıvamıştır ve dilerim kitaplar en kısa zamanda sinemaya da uyarlanır.

Bu arada, geçen yazımda sevgili yazarımızın başka kitabı var mı hemen bakacağım demiştim. Evet var! Fisher'ın yine efsane bir fantastik kurguya imza attığı yorumlarıyla taçlanan ORACLE. Ne yapıyoruz, hemen alıp okuyoruuuz !

Oracle elime geçene kadar boş durur muyum ? Tabii ki hayır. Fantasitk kurgudan devam ediyoruz, sıradaki kitabım: Rachel Hartman'dan Seraphina

Herkese keyifli okumalar...

21 Nisan 2014 Pazartesi

Incarceron (Incarceron, #1)

                                       BU HAPİSHANE CANLI! 
Bir hapishane hayal edin: Öyle büyük ki içinde hücreler ve koridorlar, ormanlar, şehirler ve denizler var.



Incarceron... Kitabın arka kapağındaki "Hem ürkütücü hem çok çekici ve bağımlılık yaratacak yeni bir serinin başlangıcı" övgüsünü fazlasıyla hak eden inanılmaz kurgu. Az önce kitabı bitirdim ve bitirdiğimde "vayy be" dedim. Kurguya, hikayeye, Catherine Fisher'ın yaratıcılığına hayran oldum.

Kitabı okumaya başladığımda şu notu almıştım: Incarceron ( nasıl okunduğunu hala çözemedim, inkarseron? :D) ilk sayfalarda bana fazlasıyla Suzanne Collins'in Gregor serisini hatırlattı, umarım onun kadar harika bir kitap tutuyorumdur elimde. 

Gerçekten de onun kadar nefis bir kitap okuyormuşum, baştan sona inanılmaz etkileyici bir kitaptı. Hele son yüz sayfaya girdiğimde yerimde duramadım okurken. Ben mi çok etkileniyorum bilmiyorum ama harbiden nefes kesiciydi :D

(Bu arada büyük bir parantez açayım, kitap bana bir başka kitabı hatırlatınca hemen yazılma zamanlarına baktım. Zekasına ve yaratıclığına aşık olduğum bir başka yazar Collins beş kitaplık Gregor serisini 2003-2007 yılları arasında yazmış. Fisher'ın Incarceron'unun da yayın yılı 2007. Esinlenme var mı, bilemiyorum. İstediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz. Aslında bununla çok da ilgilenmiyorum, fikir nereden çıktıysa çıktı, ben keyifli okumama bakarım :D)

Kurgu müthiş, yaratıcılık tavan ama ufak tefek eleştirilerim de var kitaba dair. Yazarın bazı şeyleri net olarak açıklamadığını düşünüyorum (ikinci kitaba mı sakladı acaba?). Kitapta sık sık geçen 'dönem', 'protokol', 'ışıkyanması' (sanırım bu gündoğumu :D) 'Sapientler' gibi kavramlar havada kalmış, açıkçası tam olarak neyi ifade ediyorlar anlayamadım.

Ah, bir de kitabın ortalarında hikayenin kilit noktalarından birini tahmin ettim. Ama yine de heyecanla okumaya devam ettim orası ayrı. 

Methiyelerim yazmakla bitmez. Incarceron kitaplığımın başköşesine, hayatımda okuduğum en güzel kitaplarda da top5'e kesinlikle oturdu. Kitaba 10 üzerinden 9,5 veriyorum (yarım puan tahmin edilebilir kısımdan ve havada kalan hikayeye özgü terimlerden gitti :D). Eğer benim gibi bilimkurgu hastasıysanız bir an önce alın, okuyun, okutun :D

Şimdi ilk işim serinin ikinci kitabı Sapphique'e başlamak ve Catherine Fisher'ın bu seri dışında yazdığı herhangi bir şey var mı araştırmak olacak. 

Herkse keyifli okumalar...