Doğan Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğan Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2020 Salı

Damızlık Kızın Öyküsü

Kitap Adı: Damızlık Kızın Öyküsü
Özgün Adı: The Handmaid's Tale
Kitap Yazarı: Margaret Atwood & Renée Nault
Çeviren: Özcan Kabakçıoğlu & Sevinç Altınçekiç
Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa Sayısı: 240
Baskı Yılı: 2019


Damızlık Kızın Öyküsü'nü çooook uzun zamandır okumak istiyordum. Kendisi çok önemli bir eserdir, burada bahsetmeye gerek yok zaten. Ama bana ağır gelir diye biraz çekiniyordum sanırım, dizisini de bir bölüm izleyip bırakmıştım. Neden hatırlamıyorum ama biraz yavaş ilerliyor diye galiba. Sonra Doğan Kitap çizgi roman versiyonunu çıkardı, ben de fırsat bu fırsat deyip sonunda okudum! Feminizmle ilgileniyorum deyip bugüne kadar okumamış olmak benim ayıbım zaten. 

Ben hep derim, distopyalarda yüzüme çarpan sert şeyler okumayı severim diye. Damızlık Kızın Öyküsü distopya türünün bir numarası falan herhalde. Ve gerçekten çok sert bir evren yaratmış yazar. Doğurganlığın çok azaldığı bir dünyadayız. Tamamen erkek egemen bir yönetimde, bazı kadınlar tam olarak damızlık hayvan gibi kullanılıyor. Tek görevleri çocuk dünyaya getirmek. Bunun için zengin ailelere tayin ediliyorlar. 


Erkeğin damızlık kızla ilişkiye girdiği sırada eşinin de yatakta olup kızı tutması falan... Hem dizide hem de çizgi romanda vardı bu sahne ve gerçekten en çarpıcı olaylardan biri. Ben genel olarak çok etkilendim kurgudan, çizimler de çok güzeldi. Önce çizgi romanla başlamak da çok iyi oldu benim açımdan, böylece özet olarak konuyu görmüş oldum ve çok ilgimi çekti. O yüzden kitabı da en kısa sürede okumak istiyorum, hatta bu akşam diziye de tekrar başlayayım diye düşündüm.

Ben bu şekilde önce çizgiromanını okuma taktiğini klasikler için de kullanıyorum ve çok faydalı buluyorum, o yüzden size de tavsiye ederim :D

Özgün konu ve güzel bir kurgu (%35): 5/5
Çok güzeldi gerçekten. 

Sürükleyici/Akıcı olma (%45): 5/5
Çizgi roman olduğu için gayet akıcı bir şekilde ilerliyor zaten. 

Çeviri ve baskı kalitesi (%5): 5/5
Bir sorun yoktu, çizimler ve baskı çok iyiydi. 

Orijinal isim (%10): 5/5
E zaten :D

Güzel kapak (%5): 4/5 
Yani kapak fena değil. :D

Final puanı: 4.95

25 Mart 2019 Pazartesi

Tekvin

Kitap Adı: Tekvin
Kitap Yazarı: Arif Ergin
Yayınevi: Doğan Kitap

Sayfa Sayısı: 604
Baskı Yılı: 2018

Tekvin'i hakkında gördüğüm birkaç yorum sebebiyle almıştım. Dan Brown kurgularına çok benzediğini söylüyordu insanlar. Biliyorsunuz ben Dan Brown'ın köpeğiyim :D Onun kadar güzel bir şeyler okurum diye aldım kitabı ama pek de öyle olmadı.

Hakan Turan epey zengin bir iş adamı. Çocukluğu çocuk esirgeme kurumunda geçmiş, Yakup Ruzly isimli bir yardımsever tarafından kendi oğlu gibi bakılmış büyütülmüş. Bir de Melek var, Yakup'un kızı. Hakan'ın da manevi kardeşi. Melek bir gün Hakan'a geliyor, çok önemli şeyler keşfettiğini falan söylüyor ancak birkaç saat sonra kaçırılıyor. Bunun üzerine Hakan Melek'i bulabilmek için onun keşfettiği sırları çözmeye çalışıyor. 

Olaylar da genel olarak Osman Hamdi Bey'in Tekvin isimli tablosu etrafında dönüyor. Bu tablo tıpkı kitapta olduğu gibi şu anda gerçekten kayıp galiba bu arada. Sonuç olarak kayıp bir tablo, tablonun yüzlerce yıldır sakladığı bir sır, bir sanat tarihçisi, olayların arkasındaki derin güçler falan filan. Bilmiyoru, diğer yazarlara haksızlık mı ediyorum ama ben bu kurguları Dan Brown'dan başkasının kaleminden okuyunca keyif alamıyorum. 

Ama bu kitapta gerçekten keyif almamam için birçok sebep vardı. Bir kere kitap çok uzun. ÇOK FAZLA UZUN. 600 sayfa kitapta okuyucunun sıkılmaması için olağanüstü sürükleyici bir hikayeniz olması gerekiyor ve üzgünüm, bu ilk kitabını yazan birinin yapabileceği bir şey değil. Bence bu kurgu 300 sayfada da işlenirdi yani. Baktığınızda kitap bir buçuk günde falan geçiyor toplamda ama sanki asırlar okuyormuşsunuz gibi ağır ilerliyor :D


Bir de kitap çok dolu. Yani her şeyden parçalar var, İlluminati var, Kuran'dan ayetler var, Tevrat var, Kabala var, var da var. Bu aslında şimdi bahsedeceğim diğer sorunla da alakalı. Kitapta olaylar birbirine bağlansın diye bin dereden su getirtiliyordu. Bir yerden sonra gerçekten MHP'nin 40. yılı olayına dönüyor işler :D Bu kadar şeyin, gel gör ki bir anda bağlantılı çıkması falan... Hiç mantıklı değildi benim için. Kitabın sonunda Hakan Ruzly'nin ismindeki anagram... gerçekten YOK DAHA NELER :D

Yazarın üslubunu da pek sevemedim ben. Birincisi her şeyi 3 yaşında çocuğa anlatır gibi tane tane anlatıyor. Evet bunu okuyucuya bilgi vermek için yapıyor ama bir yerden sonra "tamam anladık hadi kısa kes" diyesi geliyor insanın :D Yani barkodu anlatırken, "hee o uzun çubuklar mı hani markette öttürünce dıt yapıyor" demeye gerek var mıydı gerçekten? :D İkinci şey ise yazarın duruşunu tam olarak gösterememesiydi benim için. Kitap boyunca bazı toplumsal olaylara da değiniyor ama bunlara karşı yorumu hep orta halli. Biraz kimse alınmasın şimdi burada politika yapmayalım tereddütü sezdim ben açıkçası :D

Ve son olarak kitabın sonu. Yani o kadar belliydi ki ancak bu kadar belli olabilirdi. Bir saniye bile şaşırmadım, aksine bundan farklı bir sonla bitseydi şaşırırdım :D Özetle, kitap biraz daha kısa olsaydı ve entrika malzemesi yapılabilecek her şeyi toplamaktan biraz daha uzak olsa daha çok sevebilirdim. Kitabın bana kattığı tek şey zaten merak ettiğim Osman Hamdi Bey'e olan ilgimi arttırması oldu diyebilirim. 



Özgün konu ve güzel bir kurgu (%40): 2/5
Konu hiç özgün değil bence, örnekleri dolu piyasada. Kurguyu da yukarıdaki birçok sebepten dolayı sevmedim. 

Sürükleyici ve akıcı olma (%50): 2/5
Kitabı bitirene kadar gençliğim soldu :D

Baskı kalitesi (%5): 5/5
Bir sorun yoktu. 

Güzel kapak (%5): 3/5
Yani, kapak çok da kötü değil. 

Final puanı: 2.2

6 Nisan 2018 Cuma

Karanlık Madde

Kitap Adı: Karanlık Madde
Özgün Adı: Dark Matter
Kitap Yazarı: Blake Crouch
Çeviren: Begüm Kovulmaz

Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa Sayısı: 368
Baskı Yılı: 2018

Karanlık Madde biraz şans eseri elime geçti aslında, daha önce hiçbir yerde görmemiştim kitabı. Fakat iyi ki de elime geçmiş diyebilirin, çünkü çok keyif aldım kitaptan.

Jason Dessen bir fizikçi. Bir üniversitede derslere giriyor. Fakat yıllar önce gençliğinde tasarladığı bir projesi var. Bir maddeyi süperpoze durumunda gözleyebileceği bir ortam yaratmak. Ama koşullar farklı gelişince bu projeyi hiçbir zaman hayata geçiremiyor ve yoluna öğretmen olarak devam ediyor.

Bir gün, bir adam tarafından kaçırılıp bayıltılıyor. Uyandığında kendini bulduğu yer çok garip. Karısı artık karısı değil. Bir oğlu yok. Ve uyandığı bu dünyada yıllar önceki projesini gerçekleştirip büyük bir üne kavuşmuş.



Benim ilgi ve yeteneklerim ilginç bir şekilde tutarsız oluyor çoğu zaman. Fizik bunun en büyük örneklerinden biri. Asla yeteneğim yok, ama öyle böyle değil ilkokul seviyesinde dahi fizik bilgim yok :D Ama inanılmaz ilgi duyuyorum. Kuantum fiziği olsun, çoklu evrenler olsun... Bana bunlarla gelin, deli gibi okuyayım :D Dolayısıyla bu kitabı okumaktan büyük keyif aldım çünkü çok sürükleyici bir çoklu evren kurgusu sunuyor bize. 

Böyle şeyler okumayı seviyorsanız bu kitaba mutlaka göz atmanızı tavsiye ediyorum. Gerçekten çok akıcı, kendini heyecanla okutan bir kurgusu vardı kitabın bence. 

Özgün konu ve güzel bir kurgu (%35): 5/5
Çok güzeldi. 

Sürükleyici/Akıcı olma (%45): 5/5
Çok merakla okudum :D 

Çeviri ve baskı kalitesi (%5): 5/5
Bir sorun görmedim.  

Orijinal isim (%10): 5/5
Temiz çeviri :D

Güzel kapak (%5): 4/5
Yaaani :D
Final puanı: 4,95

25 Eylül 2017 Pazartesi

Sufle

Kitap Adı: Sufle
Kitap Yazarı: Aslı E. Perker
Yayınevi: Doğan Kitap

Sayfa Sayısı: 306
Baskı Yılı: 2011


Aslı Perker ile Bana Yardım Et kitabıyla tanşmıştım. Kitabın yorumunu yaptıktan sonra Aslı hanımın ekibinden (?) biri benimle iletişime geçip Sufle'yi de göndermek istediklerini söylemişti. 1 yıldan fazla süre önce de Sufle imzalı olarak elime geçmişti. Kendilerine buradan teşekkür etmiş olayım tekrar. Evet 1 yıldır okumayı bekletiyorum :(

Öncelikle Aslı Perker'de beni çeken bir şeyler var. Bunu tam olarak tanımlayamıyorum. Tarzını seviyorum, bir şekilde kendini okutuyor. Garip. :D

Bu kitapta da öyle oldu. Çünkü kitapta hem sevdiğim hem de sevmediğim iki büyük şey vardı. Kitap üç karakter etrafında dönüyor. Eşi bir kalp krizi sonrası yatağa bağımlı hale gelen Lilia, yine hasta annesine bakmak zorunda kalan Ferda ve eşini kaybeden Marc. Karakterlerin üçünün de yemek yapmayı seviyor olması ve kitapta bol bol mutfak sahnesi görmemiz benim için çok keyifliydi.



Kitabı okumamı epey zorlaştıran şey de yine bu karakterlerle aslında. Çünkü üçü de sanırım 50-60 yaşlarında, orta yaşlı insanlardı. Ömrü hayatımda okuduğum en yaşlı ana karakterler oldular sanırım :D Kitap boyunca yakın zamanda kötü şeyler yaşamış bu üç insanın yemek yaparak yaralarını sarmaya çalışmasını okuyoruz bir anlamda. Sürekli orta yaşlı insanlarla olmak haliyle beni biraz sıktı. 

Bu üç karakterin, dünyanın farklı yerlerinde aynı kitapla karşılaşmaları da epey hoşuma gitti. Bu kitabın adı "Sufle: En Büyük Hayal Kırıklığı". En büyük hayal kırıklığı diyor olması karakterler gibi benim de ilgimi çekti ve tıpkı onlar gibi ben de "Ne var canım sufle yapmakta?" diye düşündüm. Ama çok şey varmış :D

Dediğim gibi, Aslı Perker'in kalemini seviyorum. Sıradan değil, başka bir şeylere benzemiyor. Kendine has bir tarzı var. Siz de benim gibi mutfakla haşır neşir olmayı seviyorsanız bu kitabı okumanızı rahatlıkla tavsiye edebilirim. 


Özgün konu ve güzel bir kurgu (%40): 4/5
Karakterlerin yaşı dışında güzeldi bence. 

Sürükleyici ve akıcı olma (%50): 4/5
Yaş meselesi beni biraz yavaşlattı :D

Baskı kalitesi (%5): 5/5
Güzeldi.

Güzel kapak (%5): 4/5
Kapak tatlı :D

Final puanı: 4,05

29 Temmuz 2016 Cuma

Oda

Kitap Adı: Oda
Özgün Adı: Room
Kitap Yazarı: Emma Donoghue
Çeviren: Gül Çağalı Güven
Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa Sayısı: 291
Baskı Yılı: 2016


Oda oldukça ilginç bir kitaptı. Annesiyle birlikte bir odada hapis tutulan beş yaşındaki Jack'in ağzından okuyoruz kitabı. Jack'e göre oda bütün dünya. Orada doğmuş, orada yaşıyor, bir saniye bile Dışarısı'nı görmemiş. Zaten dışarıda da hiçbir şey yok. Televizyon'da gördüğü her şeyin de sahte olduğuna inanıyor. Tek ve gerçek dünya: Oda. 

Annesi Jack'e böyle öğretmiş her şeyi. Şimdiye kadar fena gitmemiş ama Jack büyüdükçe sorular sormaya başlayınca işler karışmaya başlıyor. 

Cidden ilginç bir kitaptı. Olayları 5 yaşındaki bir çocuğun gözünden görmemiz de oldukça ilginçti. Yaşlı Nick geldiğinde Jack'in yatak gıcırdatma dediği şey çok çarpıcıydı bence. Zaten her şey öyle. Aslında bu bir travma hikayesi. 



Bence bu kitabı mutlaka okumalısınız. Ama baştan söylemeliyim ki okuması zor bir kitap. Hatta bence bu kitabın üzerine makaleler, incelemeler yazılır. Hem annenin hem de Jack'in psikolojisi ile ilgili sayfalarca analizler yapılabilir. Oda bana birazcık Çatı'yı da anımsattı, o da böyle zor, rahatsız edici bir kitaptı.

Filmini izleme fırsatı bulamadım henüz ama onu da çok merak ediyorum. Bu arada kitap New York Times tarafından 2010'un en iyi 10 kitabından biri seçilmiş.


Özgün konu ve güzel bir kurgu (%35): 5/5
Cidden iyiydi. 

Sürükleyici/Akıcı olma (%45): 4/5
Konu olarak zor olduğu için süper akıcı olduğunu söyleyemem. 

Çeviri ve baskı kalitesi (%5): 5/5
Güzeldi.

Orijinal isim (%10): 5/5
Room. 

Güzel kapak (%5): 4/5 
Kapağını sevdim ben.  

Final puanı: 4,5

18 Temmuz 2016 Pazartesi

Havva'nın Üç Kızı

Kitap Adı: Havva'nın Üç Kızı
Kitap Yazarı: Elif Şafak
Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa Sayısı: 418
Baskı Yılı: 2016


Ben Elif Şafak'tan yıllaaar önce Araf'ı okumuştum yalnızca. 6-7 yıl oluyor belki. O yüzden çok sıkı bir takipçisi değilim yani. Ama bu kitabı ilk çıktığı andan itibaren merak ettim, bir an önce okumak istedim. 

Okuduğum için memnun olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Benim tarzımı biliyorsunuz, bolca fantastik, bilimkurgu, gerilim, polisiye falan okurum. O yüzden ara sıra onlardan uzaklaşıp böyle şeyler okumak bana iyi geliyor. 

Kitapta Peri'nin hayatını okuyoruz. Bugününü, çocukluğunu ve üniversite yıllarını. Peri biraz arada kalmış biri, kendisine "mütereddit" diyor. Çok koyu dindar bir anne ve materyalist bir baba tarafından yetiştirildiği için net fikirleri yok. 

Oxford'da okurken Havva'nın diğer iki kızı olan Şirin ve Mona ile tanışıyor. En yakın arkadaşları. Onların da biri çok dindar, biri inançsız. 



Kitabı günde ortalama 150 sayfa okuyarak 3 günde bitirmeyi planlıyordum. Vardır benim böyle takıntılarım :D Ama Peri'nin üniversite yıllarında bir sır var, oradaki bir hocasıyla bir şeyler olmuş. Bunu çok merak ettiğim için dün geceyarısına kadar falan okuyup bitirdim kitabı. 

Güzeldi gerçekten. Toplumla, kadınla, dinle ilgili çok güzel sorgulama ve çıkarımlar var kitapta bolca. Bir sürü post-it koydum, altlarını çizdim hoşuma giden yerlerin. Okumanızı tavsiye ediyorum bu kitabı. Arka kapakta da şöyle yazıyor:

Havva'nın Üç Kızı Türkiye ile Avrupa, dün ve bugün arasında gidip gelen güncel bir hikâye anlatıyor.Yüzyılımızın en çok tartışılacak konularından birini kışkırtıcı kahramanlar aracılığıyla ele alan, temposu hiç düşmeyen, kolay kolay unutamayacağınız bir roman.

Özgün konu ve güzel bir kurgu (%40): 4/5
Güzeldi.


Sürükleyici ve akıcı olma (%50): 5/5
Akıcıydı.


Basım kalitesi (%5): 5/5
Bu da güzel. 


Güzel kapak (%5): 5/5
Kitabın bir de dikey kesitlere sahip bir kapağı var. İkisi de güzel. 

Final puanı: 4,6

2 Nisan 2015 Perşembe

Cerrah (Rizzoli & Isles, #1)

Bugün kadının cesedini bulacaklar. Bugün, geri döndüğümüzü anlayacaklar.

Kitap Adı: Cerrah
Özgün Adı: Surgeon
Kitap Yazarı: Tess Gerritsen
Çeviren: Ali Cevat Akkoyunlu
Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa Sayısı: 274
Baskı Yılı: 2014


Kanlarından tanıyacağım onları. Raftaki tahlil tüplerini, çikolata kutusunun içindekileri ağzı sulanarak, hangisinin daha lezzetli olduğuna karar vermeye çalışan birinin oburluğuyla seyrediyorum. Her gün görmeme rağmen, kan beni hala heyecanlandırıyor. 

Cerrah, gerçekten çok güzel bir tıbbi gerilimdi. Tıbbi gerilime bayılıyorum (galiba daha önce de söylemiştim bunu :D). Olayların hastahanede/klinikte geçtiği, kurbanlardan birinin ya da katilin sağlık çalışanı olduğu bir gerilim, kendini gerçekten çok çok daha keyifle okutuyor. Cerrah, aynı zamanda Rizzoli & Isles serisinin de ilk kitabı. Catherine Cordell, hastahanede travma bölümünde çalışan bir doktor. Bir de katilimiz var, tecavüz maduru kadınları seçiyor kendine. Onları koli bandıyla yatağa bağlayıp önce kusursuz bir operasyon ve tıbbi enstrümanlarla rahimlerini çıkarıyor, sonra da boğazlarını kesiyor. Zaten bu yüzden 'Cerrah' diyorlar ona.


İlk kitapta dedektif Rizzoli ile de biraz tanıştık. Benim aklımda böyle odun gibi bir kadın belirdi, üzgünüm :D Ama belki ilerde daha çok sevebilirim. Şu an için serinin ilk beş kitabı elimde var. Muhtemelen aralara birer tane başka türden kitaplar sokarak sırayla okuyacağım elimdekileri. Hepsini ard arda okursam sıkılırım diye düşündüm, ben sık sık tür değiştirmeye ihtiyaç duyarım çünkü :D Hem öyle daha keyifli oluyor.

Bu arada tıbbi gerilim olduğu için tıp terimleri havada uçuşuyor tabii ki. Ama bu beni hiç rahatsız etmiyor, hatta ayrı bir tat veriyor bence kitaba. Anlaşılmayı zorlaştırdığını söyleyenler var ama ne olduğuna açıp bakmak çok zor olmasa gerek :D Kitapta sık sık sistolik ve taşikardi kelimelerini görünce neymiş diye anlamlarına baktım. Sistolik, tansiyonun bileşenlerinden biriymiş ve kalp kanı pompaladığında kanın damar duvarına yaptığı basınca deniyormuş. Hastanın sistolik değerine bakarken sanırım kalbin atıp atmadığını kontrol ediyorlar. Taşikardi de kalbin çeşitli sebeplerle normalden fazla atması durumuymuş.

Kitap çok güzel de Tess bile olsa bazı klişelerden kurtulamıyor :D Şu ana kadar olayla ilgilenen polise aşık olmayan kurban görmedim, bunda da öyle oldu maalesef :D Ama güzel yani kitap, ben çok beğendim. Eleştirebileceğim bir şey var mı diye düşündüm, yok :D

Özgün konu ve kurgu (%35): 4/5
Tess'den kötü bir şey çıkmasına ihtimal vermiyorum zaten. Ama ben katilin iyice son sayfalarda çıkmasını daha çok seviyorum. Cerrah'ta herhalde 50 sayfa kala öğrendik ama tempo hiç düşmedi.

Sürükleyici/Akıcı olma (%45): 5/5 
Çok sürükleyiciydi.

Çeviri ve baskı kalitesi (%5): 5/5
Çeviri süper, ah Doğan bir de uzun basmasa kitabı :D

Orijinal isim (%10): 5/5
Aynen çeviri! 

Güzel kapak (%5): 3/5 
Kapak orta halli bence.

Final puanı: 4,55

23 Ocak 2015 Cuma

Golem ve Cin

Cin şansını bir daha denedi: "İnsan değilsin. Topraktan yapılmışsın." Kadının dudakları nihayet kıpırdadı. "Sen de ateşten yapılmışsın."

Kitabın Adı: Golme ve Cin
Özgün Adı: The Golem ve The Jinni
Kitap Yazarı: Helene Wecker
Çeviren: Can Yapalak
Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa Sayısı: 638
Baskı Yılı: 2014

Korkunç güçlere sahip bir büyücü tarafından, yalnızlık çeken bir adam için kilden yapılmış bir golem... Ve bin yıllık esaretinden uyanan bir cin... Bu iki olağanüstü varlığın yolları 1899 yılında New York'da kesişir.

Uzun süredir gerilim/korku falan benim klasik tarzımda okuduğum için biraz tür değiştirmek istedim ve Golem ve Cin'i okudum. Kitap gerçekten güzel. Çok güzel bir masal. Bir kere Golem'i çok sevdim. Golemler aslında bir sahibe bağlanan, emirlerini asla sorgulamayan, düşünemeyen hatta çoğunlukla konuşamayan kilden yapılma robotlar bir nevi. Ama bu Golem öyle değil.


Ayrıca Fetva'yı çok sevdim. Niye bilmiyorum ama sevdim :D Kitap boyunca farklı zamanlarda ve farklı yerlerde yaşamış bir sürü karakterle tanışıyorsunuz. Fetva da onlardan biri. Çölde yaşayan bir bedevi kızı. Niye bu kadar çok insan var derken kitabın sonlarına doğru bir bakıyorsunuz ki hepsinin hikayesi bir şekilde birleşiyor.

Sonuç olarak kitap tam okumalık :D Gerçekten okumanızı öneririm. Kitabın arka kapağında da yazıldığı gibi içinde kaybolacağınız büyülü bir masal...

Özgün konu ve kurgu (%35): 5/5
Daha önce hiç böyle bir şey okumadığınıza emin olabilirsiniz.

Sürükleyici/Akıcı olma (%45): 5/5 
Akıcılıkta da hiçbir problem yok

Çeviri ve baskı kalitesi (%5): 5/5
Doğan Kitap genelde o normalden daha dar sıkıcı baskılar yapardı ama Golem ve Cin'de yapmamış, iyi olmuş :D

Orijinal isim (%10): 5/5 
Aynen çeviri!

Güzel kapak (%5): 4/5 
Orijinal kapaktan daha iyi ama süper değil.

Final puanı: 4,95

26 Aralık 2014 Cuma

Hasat

Kitap Adı: Hasat
Özgün Adı: Harvest
Kitap Yazarı: Tess Gerritsen
Çeviren: Sıla Okur
Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa Sayısı: 310
Baskı Yılı: 2014

Nadiya bir ışık bulutunun üstünde adeta yüzerek güverteyi geçti. Helikopter, kapısı açık onu bekledi. Nadiya eğildi, uzanarak pilota bir şey verdi. Bir kutu. 

Tess Gerritsen'in 1996'da yazdığı ilk romanı. Yine bir tıbbi gerilim tabii ki. Roman boyunca aslında iki olayı takip ediyorsunuz. İlki bir gemide geçen, uzun süre anlamlandıramadığınız olay, diğeri de baş kahraman Abby DiMatteo'nun çalıştığı hastanede olanlar.

Abby, kalp nakli ekibine girdikten sonra ortada bir şeyler dönmeye başadığını fark eder. Usülsüz yapılan bir kalp nakliyle olayların içine girer. Ama ortada o kadar büyük bir illegal ağ var ki tahmin bile edemez. Çok büyük hukuksuzluklar, inanılmaz olaylar döner. Sevgili Abby de tabii ki canı pahasına olayların peşinden koşar :D


Kitap bana Tess Gerritsen'in bunu yazarken sanki daha doktor olmadığını hissettirdi. Bence tıp eğitimine devam ediyordu o sıralar. Gece Nöbeti'nde daha çok doktor dili vardı mesela, daha sağlamdı. Hasat tıp konusunda biraz daha acemice geldi bana. Sanki ben de cerrahım ya hemen anladım :D Ama öyle işte.

Kitabın son elli sayfasında aksiyon tavan yaptı. Hikayenin neredeyse tamamı da bu son kısımda çözüldü. O yüzden okuması keyifliydi ama Gece Nöbeti'ni daha çok sevdim o ayrı konu :D

Bir de kitabın kapağı hiç güzel değil :D Eski kapak çok daha güzelmiş. Ben zaten Doğan Kitap'ın formatını da sevmiyorum. Sayfalar normalden uzun ve punto da küçük olunca oku oku bitmiyor :D Martı Yayınları'ndan bu kitabı eski beyaz kapakla ciltli ve şömizli olarak tekrar basmasını rica ediyorum :D

Bu arada kitabın ismi niye Hasat? Kitabın içinde bir yerlerde bir cümle geçiyordu. Ölmüş birinin organlarını almayı bir nevi tarla hasatına benzetmiş sevgili Tess Gerritsen :D Hatta bir hastadan birden fazla organ alındığında verimli hasat gibi bir şeyler diyordu sanki. O kısmı bulamadım şimdi, o yüzden alıntı yapamıyorum :D
Kitaba puanım: A-

19 Eylül 2014 Cuma

Kaiken

Doğan güneş karardığında
Geçmiş, çıplak bir kılıç gibi keskinleştiğinde,
Japonya artık bir anı değil, kabus olduğunda,
Kaiken'in zamanı gelmiş demektir.

Kitap Adı: Kaiken
Kitap Yazarı: Jean-Christophe Grangé
Çeviren: Tankut Gökçe
Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa Sayısı: 383
Baskı Yılı: 2013


Öncelikle Kaiken ne demek ona bir bakalım. Kaiken, kadın ve erkek samurayların katanaya göre daha taşınabilir olduğu için kendilerini savunma amaçlı yanında bulundurdukları bıçak/kılıç demekmiş. Ana karakterimiz Olivier Passan Japonya ve Japon kültürü aşığı Fransız bir başkomiser. Doğal olarak da bir Japon kadınla evli. Karısına hediye ettiği bir kaiken aslında bu romanın da kilit yerlerinde ortaya çıkıyor diyebiliriz.



Kaiken, Grangé'dan okuduğum ilk kitap. Başlamadan önce okuduğum yorumlardan sonra aslında çok tereddüt ederek başladım kitaba. Çünkü çok ağır ilerlediğini, pek de ilgi çekici olmadığını falan okudum. Ama bence hiç öyle bir kitap değil. Aksine başlangıçta sizi bambaşka bir olayla etkisi altına almışken birdenbire bambaşka bir hikayenin içine sokuyor.

Kitabın ilk kısımlarında okuduğunuz şey bir cinayet öyküsü. Hamile kadınları kaçırarak karınlarındaki fetüsü yakan manyak bir hermafrodit. Bence buradan bile apayrı bir kitap, mis gibi bir cinayet romanı çıkar. Tam"aa tamam işte olay çözüldü." derken hikaye yavaş yavaş bambaşka bir yere doğru kayıyor. Başlarda çok da ön planda olmayan Passan'ın karısı Naoko'yu merkeze almaya başlıyor roman ve şoklar pat pat suratınıza çarpıyor :D Daha fazla spoiler vermek istemiyorum, o yüzden merak eden alıp hemen okusun :D

İncelediğim kadarıyla sıkı Grangé okuyucuları Kaiken kitabını ilk sıralara koymamış. Ama bu kitap bile oldukça güzelse diğer kitaplarını düşünemiyorum şu an. Sanırım Grangé'yi kapsamlı bir şekilde araştırıp kitaplarını okuma listeme alacağım.

Okurken şu cümle çok hoşuma gitti. Onu da paylaşarak yazımı noktalıyorum.
"Psikiyatrlar, genel tıp doktorlarının tersine, sizi iyileşmediğinize -asla iyileşemeyeceğinize- ikna etmeye çalışırdı. Bu da akla onların yararlılığı hakkındaki metafizik soruyu getiriyordu."
Kitaba puanım: A- 

3 Temmuz 2014 Perşembe

Öteki

Kitabın Adı: Öteki
Kitap Yazarı: Ece Vahapoğlu
Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa Sayısı: 296
Yayın Yılı: 2009 

Eveet, Yaz Okuma Şenliği'nde adım adım ilerlerken Ece Vahapoğlu'ndan Öteki'yi de okuyup bitirdim. Başlar başlamaz bir amatörlük, bir olmamışlık kokusu geldi burnuma. Nitekim öyleymiş zaten, Vahapoğlu muhafazakar profili çizebilmek için çok zorlama ifadeler, çok havada ve basit kalıplara yer vermiş bence.

Vahapoğlu kitapla ilgili “Aylardır uğraş verdiğim, araştırdığım, Türkiye ile yetinmeyip ta İran'lara, Irak'lara, Suriye'lere gittiğim, tesettüre girip sokaklarda dolaştığım, birsürü kişiyle röportaj yaptığım, onlarca yerli ve yabancı kitap hatmettiğim, evime kapanıp aylarca kimseleri görmeden yazdığım güzelim romanım…” falan demiş. Ama kitabın, öyle farklı ülkelere gidip üzerinde uğraşılmış ince düşünülmüşlükle alakası bile yok maalesef :D


Neyse kitabın daha başlarındayken iki 'taraf'ı çok katı çizgilerle ayırmış, ben mi yanlış anlıyorum acaba diye düşünürken Vahaopoğlu'nun kendi cümleleri geldi: 

Bir yanda, kadınların başını örttüğü, kızların baskı altında yaşadığı, türküden arabeskten hoşlanan, belki de hiç kitap okumamış, hiç dans etmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, iyi eğitim almamış, kapalı yaşayan, dini inançlara sığınan bir kesim var. 

Diğer yanda, kadınların başını örtmediği, özel kolejlerde ve üniversitelerde eğitim görmüş, az da olsa yabancı dil bilen, dans eden, eğlence seven, sinemada film seyreden, restorana giden, evi zevkle döşenmiş, çok sıcak bakılmasa da kızlarının flörtüne izin veren, müzik zevki çeşitlilik gösteren, içki içen, gazetelere bakan, Batı tarzı yaşama daha yakın bir kitle...

Beni tanıyanlar hangi tarafta olduğumu bilir :D Ama yazarın türbanlılar için çizdiği "gazete okumayan, hiç sinemaya gitmemiş, eğitimsiz, dil bilmez, kültürsüz, evini dekore etmekten bile bihaber" profili beni bile rahatsız ettiyse gerçekten çok önyargılı, abartılmış, gerçekten uzak bir yorum olmuştur. Ayrıca hemen akabinde kullandığı "Allah'a inanışları, dine bakışları bile farklılık gösteriyor" ifadesinin de çok tehlikeli olduğunu düşüyorum.

Kitapta beni ratahsız eden bir başka kısım da şuydu: "Halbuki erkek kısmı çok basitti; temel ihtiyaçları giderilsin, yeterdi. Yemeği hazırlansın, seks yapsın... Daha fazla kurcalanmasına gerek olmayan, sade bir yaratıktı." Şu ifadenin "kadın dediğin evinde oturur, çocuk yapar, kocasını hoş tutar" anlayışından bir farkı olduğunu düşünmüyorum. Anladığım kadarıyla Vahapoğlu kitabı yazarken kenisini şu 'özel kolejlerde eğitim alan, yabancı dil bilen, sinemaya restorana giden' tarafta düşünmüş   ama yaptığı erkek tanımının yobaz 'öteki'lerin kafasından bir farkı yok.

'Bir insanı mufafazakar yapmak için bu kadar mı zorlanır arkadaş' diye kitabı okurken artık kahkaha attıran saçmasapan bir detay karşıma çıktı. Türbanlı kızın ailesinin Hacı Şakir marka sabun kullandığını da belirtmeyi ihmal etmemiş. Şu noktadan sonra baştan beri vermeyi planladığım notum kesinleşmiş oldu.

Kitabı okumayıp da belki okumak isteyenler olur diye sonunu paylaşmıyorum ancak şaşırtıcı bir son yaptığını kabul etmeliyim. Kitabın son sayfasını okurken birden "oha noluyor" dedim. Ama kitabın bitiş cümlesinde türbana laf sokmayı da ihmal etmemiş kendisi, bunu da belirteyim :D

Eğer tekrar eşcinsel aşkı falan konu alan bir roman yazmayı düşünürse işe koyulmadan önce Ayşe Kulin'den Gizli Anların Yolcusu'nu okumayı öneriyorum Vahapoğlu'na. Belki bir kaç şey kapar :D

Kitaba puanım: F-